foodinlife.com.tr - haber / Eklenme Tarihi: 01.12.2010 - 10:32:00

Prof. Dr. Sabit Ağaoğlu : “Kalecik’te Şarapçılık potansiyeli arttırılabilir”

Kaybolmaya yüz tutan efsanevi tat Kalecik Karası, bilgiyle beslenen bir sevginin hikayesinde yeniden hayat buldu: Tomurcukbağ! Hikayenin baş kahramanı Prof. Dr. Sabit Ağaoğlu hayatını üzüm bağlarına adamış bir bilim insanı. Kızılırmak’a bakan bir tepede, yıllar önce eşi ile hayalini kurdukları bir bağda, Tomurcukbağ’da, Anadolu’nun 4000 yıllık mirasına hak ettiği değeri geri kazandırmak için çabalıyorlar. Food in Life olarak Tomurcukbağ’ı sizler için ziyaret ettik ve Kalecik Karası’na yeniden hayat veren değerli insan Prof. Dr. Sabit Ağaoğlu ile sohbet ettik.

Prof. Dr. Sabit Ağaoğlu, 1961 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü’ne girmiş ve mezun olur olmaz bölümünde asistan olmuş. Doktora konusu olarak Kalecik karası, öküzgözü, papaz karası ve hasat edilen üzüm çeşitlerini seçmiş ve çalışmalarına Almanya’da da devam etmiş. Profesör ünvanını aldıktan sonra çeşitli üniversitelerde hem kurucu, hem de yönetici olarak görev yapmış. “Bağcılık yönünden Türkiye’nin hemen hemen görmediğim alanı yok gibi” diyen Ağaoğlu, 2010’da emekli olmasına rağmen hâlâ daha bilgisini ve tecrübelerini insanlara aktarmak için çalışmalarına devam ediyor.

“Türkiye’de bağcılık alanında büyük bir potansiyel var”

Türkiye’deki bağcılığı değerlendiren Prof. Dr. Sabit Ağaoğlu: “Türkiye’de bağcılık alanında büyük bir potansiyel var. Türkiye bağ alanları itibariyle dünyada dördüncü beşinci sırada; bazen Çin, bazen bizimkiler öne geçebiliyor. Üretim miktarı yönünden de beşinci ve altıncı... Ancak birim alandan alınan ürün miktarı bakımından biraz gerideyiz” diyor. Türkiye’de şaraba işlenen ürün ise oldukça düşükmüş. Türkiye’de yetiştirilen üzümlerin ancak % 2-3’ü ancak şaraba işlenebiliyormuş.

Floksera bağcılığı büyük zarara uğratmış

Günümüzde bağcılığın hız kazandığını belirten Sabit Bey bağları tahrip eden floksera’dan ve etkisinden söz ediyor bizlere. “Floksera’nın Türkiye’deki zararı 1950’lerden 1970’lere kadar tüm Türkiye’yi sardı. Floksera asmanın köklerinde, toprak içinde yaşayan bir böcek. 1850’lerde Amarika’ya giden seyyahların Avrupa’ya getirdikleri fidanlarla Avrupa’ya bulaşmış. Avrupa bağlarının tümü 10 – 15 yıl içerisinde mahvomuş. Floksera kendi halinde olduğu vakit 1 senede 20 km’lik bir çapta yürür. Ama günümüz koşullarında fidan nakliyesi ile bütün ülkeye yayılabiliyor. Şu anda bütün Türkiye’yi floksera alanı olarak kabul ediyoruz ve korunmak için Amerikan asma ağaçları kullanılıyor, onun üzerine aşı yapılıyor. Bizim tükettiğimiz sofralık, şaraplık, kurutmalık üzümler Amerikan asma ağacı üzerine aşılı olarak yetiştirilebiliyor” diyor Sabit Bey.

“Kalecik Karası’nın Türkiye bağcılığında önemli bir yeri olacağını düşündüm”

Sabit Bey’e neden kalecik karasını seçtiğini sorduğumuzda “Ben doktoramı Kalecik karasında yapmıştım. Dolayısıyla Kalecik Karası’nın Türkiye bağcılığında önemli bir yeri olacağını düşündüm. Gerçekten de öyle. Biraz naif bir üzüm, güzel bir üzüm. Kalecik de dünyada ender bulunan mikro klimalardan birisi. Kalecik Karası’nın tarihi M.Ö. 4000 yılına, Hattiler zamanına kadar uzuyor. O dönemden günümüze kadar devam etti. 60’lı 70’li yıllardaki floksera zararı ile biraz geriledi. Ama yaptığımız çalışmalarla 80’li 90’lı yıllardan sonra tekrar gelişmeye başladı” diyor.

Hayalleri gerçek oldu

Kalecik Bölgesi’nin bir Bordeux gibi Avrupa’nın önde gelen şaraplık bölgelerine uygun olabilecek bir yer olması idealiyle yola çıkan Sabit Bey 1970’li yıllarda eşi Gülcühan Hanım ile birlikte bir hayalleri varmış: Baktıklarında her yerde üzüm bağları görecekleri, evlerinin altında şaraphanelerin olduğu bir yer. “Yıllar içinde de bu hayallerimiz gerçek oldu” diyor Sabit Bey. Kalecik’te bilimsel çalışmalar yaparken Tomurcukbağ’ı kurdukları araziyi bulmuşlar ve burada kendilerine uygun küçük bir butik şarap işletmesi kurmuşlar. Bu işletme ile civardakilere de örnek olma misyonunu üstlenmişler.

Tomurcukbağ’in isim hikayesi

“Tomurcuk, kızımın adı. Benim doktora ve doçentlik çalışmalarım asma tomurcuğu üzerine. Dolayısıyla kızım Tomurcuk doğmadan evvel ben tomurcukla çalıştım ve kızım doğunca da ona ‘Tomurcuk’ ismini verdim. Sonra da hem kızımın ismi, hem de çalıştığım konu olması bakımından şirketimizin ismini de ‘Tomurcukbağ’ koyduk” diyor Sabit Bey bağlarına isim koyma hikayesini anlatırken.

Ödüllü danışmanların da çorbada tuzu var

Bağlarını kurarken danışmanlık aldıkları Atilla Beşevli’nin çekirdekten yetişme, üçüncü kuşak bir şarap üreticisi olduğunu belirten Sabit Bey “Beşevli’nin babaları, amcaları Ankara’da Esetepe Şarapları ve Dikmen Şarapları’nın kurucuları. Aslen Kırımlılar ve orada da şarapçılıkla uğraşmışlar. Türkiye’nin bakir olduğu dönemlerde Ankara Etlik’te ve Dikmen’de iki şaraphane kurdular. Atilla Bey ODTÜ İşletme mezunu, ama çekirdekten etişme olduğu için çok güzel pratik bilgileri var” diyor.

Tarihten gelen bir isim: Trajan

Tomurcukbağ şaraplarının adı ‘Trajan’. Roma İmparatoru olan Trajan, İran seferi sırasında Kalecik’e kadar gelmiş. Burada bağcılığın ve şarapçılığın gelişmesine katkıda bulunmuş. Ayrıca dünyada ilk kez Ankara Kalecik - Çankırı arasını mil olarak belirten iki tane mil taşı diktiğine ilişkin tarihi belgeler de bulunmuş. Sabit Bey de onun ismine izafeten şaraplarına ‘Trajan’ ismini verdiklerini söylüyor.

2005’de küçük denemelerle başlayan şarap yapımı 2009’da yasal izinlerin tamamlanması ile üretime geçmiş ve 2010’da piyasaya ‘Trajan’ adı altında toplam 3 marka olarak şaraplarını sunmuşlar. Trajan Kalecik Karası Rezerv, Trajan Kalecik Karası ve Sauvignon Blanc Rezerv.

Coğrafi İşaret Patenti Alındı

Belediye ile birlikte Kalecik Karası’nın coğrafi işaret patentini aldıklarını belirten Ağaoğlu “Kalecik dışında yetişen kalecik karası ile yapılan şarapların mutlak surette belirtilmesi gerekir. Aksi takdirde Belediye patent hakkında olduğu için soruşturma açabilir” diyor ve ekliyor: “Kalecik karasının taneni az, içimi hafif ve naif bir şarabı var. Aperatif olarak yemeklerden önce ve sonra içebilirsiniz. Kırmızı olmasına rağmen de beyaz etlerle giden bir yapısı var. Fransızların Pine Nuar’ı neyse bizim Türkiye’nin de Kalecik Karası hemen hemen aynı karakterde, çok kaliteli bir üzüm. Yetiştirmesine çok dikkat edeceksiniz. Birim alandan alınan ürün ile kalite arasındaki çok iyi kurmak lazım. Eğer ben fazla ürün alayım derseniz kalite hemen bozulabiliyor. Ya da toprak yapısı uygun olmalı. Bugün piyasadaki pek çok Kalecik Karası maalesef gerçek özelliğini göstermiyor.” Bu nedenle de Kalecik’te yetişen Kalecik Karası ile yapılan şarapların, hak ettiği ünü korumak için coğrafi işaretin önemli olduğunu vurguluyor Ağaoğlu.

“Kalecik’te Şarapçılık potansiyeli arttırılabilir”

Kalecik Bölgesi’ndeki şarapçılığın Türkiye’ye etkisinin fazla olmadığını belirten Ağaoğlu, Kalecik’de 7 – 8 bin dekarlık yeni bağ plantasyonları olduğunu söylüyor; “Ama Kalecik’in potansiyeli çok daha fazla. Buradaki bağcılığa uygun alanların bağa işlenmesi halinde ve büyük işletmelerin eskiden olduğu gibi buradaki çiftçi ile anlaşma yaparak ürünlerini alması halinde burada çok rahatlıkla bu potansiyel 15 – 20 bin dekara çok kısa sürede çıkabilir” diye de ekliyor. Kalecikteki işletmelerin ise kuruluş aşamasında olsun, pazarlama aşamasında olsun zorluk içerisinde olduklarını, ama kaliteye uygun şarap yapabilirlese pazarlamada fazla sıkıntı çekmeyeceklerini düşüdüğünü belirtiyor. “Bu şekilde Türkiye’ye yayılabilir, hatta ihraç bile edebilirler. Şaraplarımızı tadan yabancı misafirlerimiz bunların üstün kalitede olduğunu belirttiler” diyor.

Şarap bir sanattır

Kalecik karasındaki kalitenin nedenini sorduğumuzda üzümün çiçek açımından olgunlaşmaya kadar geçen tüm safhalarını tek tek takip ettiğini söyleyen Sabit Bey “Üzüm hasatından, işlenmesinden başlayarak kaliteyi kaybetmeyecek şekilde bir uygulama yapıyoruz. Fermantasyona girdiği andan itibaren gece gündüz titizlikle takip ediliyor. Fermantasyonda ısının yükselmesi önleniyor. Isı yükseldiği vakit bunun içerisindeki meyvemsi, hoş kokuları kaybetme riski var. Kalecik Karası’nın bir özelliği kesinlikle meçe fıçılarla iyi uyum sağlamıyor. Kendi hoş, meyvemsi kokuları, çiçeksi kokuları çelik tanklarda hissedilebiliyor. Yanlış bir inanışla, genellikle gövdeli şaraplara uygun olan meşe fıçılarda denemeler yapanlar var. Bence saf Kalecik Karası’nı içmek, kaliteli üretmek çok daha iyi olur diye düşünüyorum. Tabii denenebilir. Şarap biliyorsunuz bir sanat. Deneyerek başarılı sonuçları da bulmak mümkün olabilir diye düşünüyorum” diyor.

“Amacımız 90’lı yıllarda efsane olarak Türkiye’de tanınan o tadı tekrar kazandırmak”

Tomurcukbağ şaraplarında iddialı olduklarını belirten Sabit Bey, “Gerçekten Kalecik’in kendine özgü tadını yakaladığımızı sanıyoruz. Bunu da kaybetmemeye gayret sarfedeceğiz bundan soraki dönemlerde. Alan olarak genişletmeyi düşünmüyoruz. Belki kapasitemiz olan 8 – 10 ton, bilemediniz 15 tona kadar yavaş yavaş çıkarız. Bağımız genç olduğu için 12 yaş itibariyle alabileceğimiz maksimum ürünü alıp, yine hemen komşu terrior’da olan çiftçilerden de alıp 10 – 15 tonluk üretim gerçekleştirebiliriz” diyor ve ekliyor “Bu sene belki Kalecik’te yetiştirilen Cabernet Sauvignon çeşidi ile 500 lt’lik bir deneme yapmak istiyoruz. Çok fazla çeşide gitmek istemiyoruz. Kalecik ağırlıklı olarak Kalecik’in kalite faktörünü tutan, 90’lı yıllarda efsane olarak Türkiye’de tanınan o tadı tekrar kazandırmak amacımız” diyor Sabit Bey.

Yorum Ekleyin :

İçeriklere yorum ekleyebilmek için lütfen kullanıcı girişi yapın.