Food in Life - Yiyecek, İçecek, Mekan ve Gastronomi Kültürü Portalı -
foodinlife.com.tr - makale / Eklenme Tarihi: 11.07.2011

Komşuda Pişer, Bize De Düşer

Yemek Yazarı - Mutfak Dostları Başkanı Ahmet ÖRS
Yunan Adaları; denizi, temiz havası, lezzetli yemekleri, uzosu ve şaraplarıyla gözde tatil adreslerinden biri olmaya devam ediyor. Sisam, Patmos ve Sakız adalarında mükellef bir sofra için ödeyeceğiniz ücret, Türkiye'yle kıyaslanamayacak kadar uygun
Yunanlılarla aramız hiçbir zaman bugünkü kadar iyi olmamıştı. Önceki hafta Ege adalarından bu izlenimlerle ayrıldım. Şimdiki başbakan Yorgo Papandreu'nun babası Andreas Papandreu'nun, başkanı olduğu PASOK partisini iktidara taşıdığı 1981 seçimlerini takip etmek üzere Yunan başkentine gitmiştim. Gazetemin Atina temsilcisi sık sık ölüm tehditleri alıyor, otomobiline, altında bomba olup olmadığını denetledikten sonra biniyordu. Bu kez Kuşadası Milli Parkı'nın hemen karşı kıyısında, Sisam'ın Türkiye'ye en yakın plajına da uğradım. İki ülke arasındaki buzlar 2000 yılında burada çözülmeye başlamış, dönemin dışişleri bakanları Yorgo Papandreu ile rahmetli İsmail Cem birlikte çipura yiyip, uzo içtikten sonra plajda sirtaki oynamışlardı. Bugünlerdeki yakınlığın nedeni komşumuzun içinde bulunduğu büyük ekonomik sıkıntıdan kaynaklanıyor. İki yıl önce Sakız ve Midilli'de tek tük Türk turist vardı. Adaları Almanlar, İngilizler doldurmuşlardı. Şimdi zor duruma düştüklerinde, Avrupalılar, Yunanlı komşularımızı sorunlarıyla baş başa bırakmışlar; gezdiğim üç Yunan adası Sisam, Patmos ve Sakız'ı neredeyse tümüyle Türk turistlere terk etmişler. Alaçatı, Bodrum, Marmaris fiyatlarından bunalan bizimkiler de yatlar ve feribotlarla bu ucuz, huzurlu ve güzel adaları keşfe çıkmışlar.

ZEYTİNYAĞINDA CİMRİLİK ETMİYORLAR
Mutfak Dostları Derneği üyeleriyle yaptığım gezi, Kuşadası'ndan motor irisi bir feribotla başladı. Yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuk sonunda bizim Sisam, Yunanlıların ise Samos olarak adlandırdıkları adanın merkezi Vathi'deydik. Birkaç dakikada pasaporttan geçtik, Vathi kordonundaki otelimize yerleştik ve hemen adadaki ilk öğle yemeğimiz için birkaç bina ötedeki tipik bir Ege tavernasında soluğu aldık. Bütün Yunan lokantalarında yemek, bizimkinden farklı bir tür çoban salatasıyla başlıyor. Bizde peynirli sandviçe bile jilet inceliğinde beyaz peynir kıstırılırken, buralarda iki kişilik koca tabak salatanın üzerine başparmak kalınlığında ve avuç içini dolduracak büyüklükte koca bir dilim beyazpeynir oturtuluyor. Buraya kadarı iyi ama nerede bizim domatesleri ince dilimlenmiş, salatalıkları ufak ufak doğranmış çoban salatamız, nerede Grek salata diye anılan, ortadan dörde bölünmüş domates, her biri 2 santim kalınlıkta salatalık dilimleri ve kaba kesilmiş soğanla yapılmış Yunan versiyonu... Gerçi zeytinyağından cimrilik etmiyorlar, hatta salataya birkaç kalamata zeytini de katıyorlar. Ama dereotu, maydanoz, roka gibi yeşillik eklemeyi kimsenin akıl etmediği o kalın doğranmış malzemeyle zeytinyağı, sirke ya da limon suyu bir türlü kaynaşmıyor. Salatayı bir tür mücver izliyor. Kaç yerde tattımsa, hepsi de lezzetliydi. Aynı şeyi ortak yemeğimiz fava için söyleyemeyeceğim. Adalarda fava genellikle bakla yerine nohuttan yapılıyor ve üzerine bir parmak kalınlığında zeytinyağı dökülerek sunuluyor. İçimizdeki en sıkı zeytinyağı yanlıları bile bu kadar yağdan rahatsız oldu. Buna karşılık Sisam'daki bir tavernada hayatımın en iyi musakkasını yedim.

BODRUM'UN 50 YIL ÖNCEKİ HALİ GİBİ
Sisam'da en beğendiğim köyler, kuzeyde Kokkari ve güneyde Pythagorion oldu. Kokkari pansiyonlar, plajlar ve lokantalar cenneti. Kıyı boyunca Büyükada'dakilere benzer içkili lokantalar ve barlar uzanıyor. Küçük bir mendirekle korunan liman köyü Pythagorion ise Bodrum'un yarım yüzyıl önceki sakin halini andırıyor. Limandaki yatların çoğu ya Türk bayraklı ya da yabancı bandıralı ama içerde Türkçe konuşuluyor. Kıyıda Yunanistan'a özgü rahat koltuklu, ferah kafe barlar, restoranlar sıralanmış. Kasabanın ana caddesi daha çok hediyelik eşya satan dükkanlarla, ara sokaklar ise keyfili tavernalarla dolu. Bizde taverna denince, içkiyi kaçırınca yere tabak atılıp kırılan, canlı müzik çalınan yerler akla gelir. Burada her türlü içkili lokantaya taverna diyorlar. İnanılmaz fiyatlara, içki hariç kişi başına 25 lira civarında bir paraya karnınızı mükemmel doyuruyorsunuz. Adanın en önemli ürünü ise Samos şarabı. Osmanlı döneminde de İstanbul'a gelen şaraplar içinde en iyisi Bornova misketinden yapılan Samos'tu. Bugün üreticiler bir kooperatif bünyesinde birleşmişler ve standart kalitede birkaç çeşit şarap üretiyorlar. En ünlüsü Nectar denen yoğun aromalı, koyu kehribar renkli, 14 derece alkollü tatlı şarap (12 avro). 16 derece likör şarap Anthemis'i (11 avro) ise ilk kez bu yolculukta tattım. Bu tatlı şarap bence Nectar'dan daha da özgündü. Türk damak tadına en uygun Samos şarabı ise Golden Samosa. Olağanüstü misket üzümü aromalı bu sek şarap en üst fiyat grubundaki Türk şaraplarıyla boy ölçüşebilecek kalitede; fiyatı ise sadece 7 avro. Ziyaret ettiğimiz diğer adalar ise Patmos ve Sakız'dı. Patmos'ta hemen hiç turist yoktu. Büyük tur gemileri buraya uğruyor ama turistler toplu halde, bugün manastır olarak kullanılan tarihi şövalye kalesini ziyaret ettikten sonra hemen gemiye dönüyorlar; ada halkına faydaları olmuyor. Yunan adaları içinde favorim ise Sakız; Çeşme'den küçük feribotlarla yarım saatte ulaşabiliyorsunuz. Tarihi köyleri Mesta ve Pyrgi mutlaka görülmeye değer. Adanın arka tarafında çam ormanları arasında nefis plajlar ve küçük pansiyonlar var. Çok ucuza kiralanabilecek bir otomobille serbestçe gezebilmek mümkün.

Yorum Ekleyin :

İçeriklere yorum ekleyebilmek için lütfen kullanıcı girişi yapın.

Yazarın diğer makaleleri