Food in Life - Yiyecek, İçecek, Mekan ve Gastronomi Kültürü Portalı -
foodinlife.com.tr - makale / Eklenme Tarihi: 04.01.2018 18:33:58

“Menu For Change” ile başka bir dünya…

Gurme - Yazar Nedim Atilla
Değişen dünya koşulları yanında, ülkemizin içinde bulunduğu koşullar, tarımın ekonomideki rolü ve etkinliğinin, yeni yaklaşımlarla değerlendirilmesini gerektiriyor. Tarımın yalnızca bir üretim süreci değil, ülkenin geleceğini de yakından ilgilendiren toplumsal bir olgu olduğu unutulmamalıdır. 
 
Cumhuriyetin 94. yıldönümünü coşkuyla kutladık. Zaman zaman dünyanın çeşitli yerlerinde Slow Food’a gönül vermiş dostlarıma Büyük Atatürk’ü anlatırım. Genellikle Atatürk’e karşı kafalarında önyargıları olan bu arkadaşlar dinlediklerinden sonra şaşkınlıklarını gizleyemezler…
 
Mustafa Kemal, daha cumhuriyet ilan edilmeden tarımın farkına varmıştır. 1 Mart 1922’de TBMM 3. toplanma yılı açılış söylevinin tarım ile ilgili bölümlerinde ülkemizin tarım ile ilgi durumunu net bir şekilde ortaya koymuştur: “Efendiler, Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üreticisi olan köylüdür. O halde herkesten çok bolluk, mutluluk ve varlığa hak kazanan ve buna lâyık olan köylüdür. Bundan dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ekonomik politikası bu önemli amacının sağlanmasına yöneliktir. Efendiler, diyebilirim ki, bugünkü felâket ve yoksulluğun tek nedeni bu gerçeği ihmal etmiş olmamızdır. Doğrusu yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli yörelerine gönderilerek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp gereksiz yere harcadığımız ve buna karşılık daima onurunu kırdığımız ve hor gördüğümüz ve bunca özveri ve iyiliklerine karşılık nankörlük, küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu ülkenin gerçek sahibi huzurunda bugün büyük utanç ve saygı ile gerçek durumumuzu ele almamız gerekir.”

Aradan geçen 95 yılda büyük Atatürk yine haklı çıkıyor: Ekonomik yönden güçlü ülkelerin bu konuma yükselmelerinde, dünyadaki dönüşümleri zamanında öngörerek, tarımı bir endüstri durumuna getirmelerinin payı büyük.
 
 
Ve 2017… Şimdi sorun hepimizi ilgilendiriyor. İklim değişikliği tüm insanlığın birlikte mücadelesini gerektiren güncel bir kriz... Ve her bir seçimimiz bir fark yaratabilir, çünkü değişim tüm bireysel eylemlerin bir araya gelmesi ile geçekleşir. Slow Food Uluslararası Başkanı Carlo Petrini iklim değişikliği konusunda bizi uyaran ilk ya da tek kişi de değil.
 
Çünkü iklim değişikliği de ileride bir gün başımıza gelecek bir şey değil; şimdi, burada ve gerçek. İklim değişikliği ile mücadele Slow Food’un görevi; çünkü çevreye, kaynaklara ve emeğe saygı yoksa kaliteli ve iyi gıda da var olamaz.
 
Slow Food hareketi tüm dünyada Değişim Menüsü (Menu for Change) girişimini resmi olarak başlattı. Biz de Slow Food İzmir Bardacık Birliği üyeleri olarak “Menu For Change” kampanyasını ülkemizin ilk Citta Slow’u Seferihisar’ın Ulamış Köyü’nde başlattık. Bu Slow Food’un gıda ile iklim değişikliğini bir araya getiren ilk uluslararası iletişim ve kaynak geliştirme kampanyası.
 
Çevreye saygılı, küçük ve kaliteli üretime destek
Dünyanın ısınmasının baş aktörlerinden biri tarım endüstrisi, çünkü karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve nitrat oksit (N2O) gibi tarım kaynaklı sera gazlarının en önemli nedeni bitkisel ve hayvansal gıda üretimi. Bununla beraber sıcaklıktaki bu değişikliğin ilk kurbanları da kırsal tarım ve kırsal üretim.
 
Alternatif çözümler bulmak ve yeni çözümler oluşturmak için yaratıcılık gerektiriyor. Slow Food Değişim Menüsü (Menu for Change) ile her birimizin fark yaratabileceğini ve bu gidişatı durdurmak için geç kalmadan harekete geçmemiz gerektiğini söylüyor. Harekete geçmenin zamanı ise şimdi. Slow Food bu kampanyada bizimle beraber; uluslararası ağındaki çözümlerin iletişimini yapacak, çevreye saygılı, küçük ve kaliteli üretime destek sistemlerini ve bu üreticiler için yarattığı artı değeri anlatacak. Biyo-çeşitliliği korumak için sahada projeler yürütecek. Çevre ve gıda üzerine eğitimler verecek. Şeflerle iş birliği yapacak ve bu şenliği farkındalık yaratmak ve uluslararası politikayı etkilemek için bir araç olarak kullanacak.
 
Artık zaman kalmadı. Harvey, Irma gibi bizi uykumuzdan uyandıran yıkıcı yağışlar, zamansız hasatlar, azalan rekolteler, yok olan otlaklar, dağlarda erken sonlanan yaz besiciliği, yükselen deniz seviyesi ve okyanuslardaki asitleşme, değişen ısıya uyum sağlamaya çalışırken yer değiştiren hayvan ve bitki türleri gibi başlıklar iklim değişikliği ile bir bir karşımıza çıkıyor. Hava durumundaki aşırılıklar yeni normalimiz ve artık haber bile olmuyor. Ve tüm bunların nedeni insan uygulamaları ve fosil yakıtların neden olduğu sera gazları.
 
FAO 2015 verilerine göre dünyadaki toplam sera gazı salınımının yüzde 21’ini tarım oluştururken yüzde 37’si enerji, yüzde 14’ü ulaşım ve yüzde 11 endüstri kaynaklı.  Tarımsal gıda üretiminde oluşan sera gazlarının ana nedeni ise “enterik fermentasyon”, diğer bir deyişle hayvanların sindirim sırasında ürettikleri metan gazı. Bu gaz, tarım sektörünün toplam sera gazı çıktısının yüzde 40’ını oluşturuyor. Bunu tarım kaynaklı salınımın yüzde 13’üne neden olan sentetik gübre kullanımı takip ediyor.
 
Slow Food Biyoçeşitlilik Vakfı Başkan Yardımcısı John Karuki’ye göre Afrika ülkeleri ve diğer güçsüz ülkeler sera gazını en az üreten ülkeler olmalarına rağmen iklim değişikliğinden en çok zarar görecek ülkelerin başında geliyor.
 
Karuki sözlerine “Hava durumundaki aşırı değişiklikler ilk önce çiftçileri, hayvancılıkla uğraşanları ve yerli halkları etkileyecek; fakirlik artacak, gıda azalacak. Ülkem Kenya’da da kırsalda yaşayan topluluklar bu durumdan en kötü etkilenenler ve pek çoğu göç etmek zorunda kaldı. Eğer duruma müdahale edilmezse ve önlem alınmazsa durum daha da kötüye gidecek. Slow Food tüm dünyada olduğu gibi Afrika’da da bu gidişi durdurmak için ekolojiyi ve biyoçeşitliliği koruyan tarım üreticilerini destekliyor. Ancak yapılması gereken çok fazla şey var ve Slow Food tek başına bunları başaramaz.” diye devam ediyor.
 
Carlo Petrini “Salınımların azaltılması konusunu artık ertelenme imkânı yok. Bu bir zorunluluk. Bu konuda hepimize görev düşüyor; örneğin atıklarımızı, özellikle gıda atıklarımızı, azaltmalıyız. Yerel gıdaya öncelik vermeliyiz, daha az et tüketmeliyiz ve büyük sanayileşmiş üreticilerden et almamalıyız. Ve kendimize bazı temel soruları sormalıyız; Ailemle paylaştığım bu gıda nasıl üretildi? Nereden geliyor? Üretilirken ne kadar su ve enerji harcandı? Slow Food bu konuda farkındalığın artması, gıda üretiminde iklim değişikliğine uyumlu, bu kötü gidişatı yavaşlatacak dayanıklı ve ekolojik tarım yöntemlerin desteklenmesi için var gücüyle çalışıyor. Projelerimize sürdürmemize destek olun, ufak bir bağışla fark yaratın” diyor.

Tarım sektörü ve tarıma dayalı sanayinin geliştirilmesi önceliğimiz olmalı
Türkiye’ye dönelim… Tarım, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun tüm ülkeler için yaşamsal önem taşıyan bir sektör. İnsan yaşamının temel gereksinimlerini karşılaması, tarımı ülke ekonomileri için vazgeçilmez kılıyor. Hızlı nüfus artışı karşısında gıda kaynaklarının azalması, tarımın önemini kuşkusuz daha da artırıyor.
 
Kalkınmanın süreklilik kazanması, sanayi ve tarım başta olmak üzere tüm sektörlerin geliştirilmesini ve rekabet gücünün artırılmasını zorunlu kılıyor.
 
Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, ülkemiz zengin kaynaklarını verimli biçimde değerlendirmeye yönelmiş, bu kapsamda kalkınmanın temel ögelerinden gördüğü tarım sektöründe de büyük atılımlar yapmıştır.
 
Cumhuriyet, yoksul köylüden çiftçi yaratılmasını amaçlayan politikaları benimsemiş ve uygulamış, tarımsal piyasaları oluşturmak, köylü ve çiftçileri desteklemek için gerekli kurumsal yapılanmayı gerçekleştiriyor.
 
Gösterilen çabalara, üretimde ulaşılan sayısal büyüklüklere karşın, Türk tarımının henüz istenen düzeye getirilemediği, sektörün ve geçimini tarımdan sağlayan kitlelerin büyük sorunlarla karşı karşıya bulunduğu yadsınamaz. 
 
Türk tarımının, verimsizlik, yüksek nüfus oranı, gelir düzeyinin düşüklüğü, hayvancılığın içinde bulunduğu olumsuz durum gibi sorunları sürüyor. Ülkemizin üretim potansiyeli, sahip olduğu kaynaklar ve iklim koşulları göz önüne alındığında, bu durumu kabullenmek güç.
 
Dünyanın güçlü ülkelerinden biri olmak istiyorsak ekonomi için yaşamsal önemi bulunan tarım sektörünün ve tarıma dayalı sanayinin geliştirilmesi önceliklerimizden biri olmalı.
 
Değişen dünya koşulları yanında, ülkemizin içinde bulunduğu koşullar, tarımın ekonomideki rolü ve etkinliğinin, yeni yaklaşımlarla değerlendirilmesini gerektiriyor. Tarımın yalnızca bir üretim süreci değil, ülkenin geleceğini de yakından ilgilendiren toplumsal bir olgu olduğu unutulmamalıdır. 
 

Yorum Ekleyin :

İçeriklere yorum ekleyebilmek için lütfen kullanıcı girişi yapın.

Yazarın diğer makaleleri